Yeni yayımlanan bir araştırmaya göre, BRCA1 veya BRCA2 gen mutasyonuna sahip ve mastektomi sonrası tekstürlü meme implantı takılan meme kanseri hastaları, nadir görülen bir lenfoma türü olan BIA-ALCL geliştirme konusunda 16 kat daha fazla risk taşıyor. Blood Advances dergisinde yayımlanan çalışmada, bu genetik mutasyonların sadece meme kanseriyle değil, implantla ilişkili başka bir kanser türüyle de bağlantılı olabileceği vurgulanıyor.
BIA-ALCL genellikle mastektomi ve rekonstrüksiyon ameliyatlarından 7 ila 10 yıl sonra, implantın çevresinde sıvı birikimi veya kitle şeklinde ortaya çıkıyor. ABD Gıda ve İlaç Dairesi (FDA) 2023 yılında 1.264 vaka ve 63 ölüm bildirdi. Özellikle Avrupa’da, tekstürlü implantlar geçmişte yaygın olarak tercih edildiği için halen vücudunda bu implantları taşıyan birçok kadın bulunuyor.
Memorial Sloan Kettering Kanser Merkezi’nde 3.000’den fazla kadının takip edildiği kohorttan alınan verilerle yapılan çalışmada, 520 kadın BRCA genleri açısından test edildi. Bu grubun %8,3’ü BRCA1 veya BRCA2 taşıyıcısıydı. Takip süresi ortalama 11,5 yıl olan çalışmada, bu genetik mutasyonlara sahip kadınların BIA-ALCL geliştirme oranının, taşıyıcı olmayanlara göre 16 kat fazla olduğu görüldü. Doldurma materyali (silikon ya da salin) gibi diğer faktörlerin risk üzerinde belirgin etkisi olmadığı belirtildi.
Uzmanlar, halihazırda tekstürlü implant taşıyan kadınların implant türlerini öğrenmesi ve sağlık geçmişlerinde bunu belirtmeleri gerektiğini vurguluyor. Mevcut implantlar teorik olarak daha güvenli kabul edilse de, özellikle BRCA mutasyonu taşıyan kadınların genetik test yaptırmaları ve doktorlarıyla riskleri açıkça konuşmaları öneriliyor. FDA, belirti göstermeyen kadınlarda implantların çıkarılmasını önermiyor; ancak ağrı, şişlik veya şekil değişikliği gibi belirtiler varsa mutlaka değerlendirme yapılmalı.
Bu çalışma, implantla ilişkili lenfoma ve genetik risk faktörleri arasındaki ilişkiyi geniş çapta ele alan ilk büyük araştırma olma özelliği taşıyor. Tek merkezli bir çalışmadan elde edilmiş olsa da, uzun süreli takip ve çeşitliliği yüksek bir hasta grubu içermesiyle güçlü sonuçlar sunuyor.