Kalp yetmezliği, dünya genelinde milyonlarca insanı etkileyen ciddi bir sağlık sorunu olsa da, kadınlarda teşhis edilmesi genellikle daha zordur. Özellikle yaşlı kadınlarda yaygın olan ve kalbin yeterince kanla dolmasını engelleyen “korunmuş ejeksiyon fraksiyonlu kalp yetmezliği (HFpEF)” türü, hem teşhis edilmesi güç hem de doğru tedavi için özel yaklaşımlar gerektirmektedir. Yeni bir araştırma, RNA temelli biyobelirteçlerin bu süreci kolaylaştırabileceğini ortaya koydu.
Norveç Oslo Üniversitesi Tıp Araştırmaları Enstitüsü’nden Reza Parvan ve ekibi, kan örneklerinde bulunan mikroRNA adı verilen küçük RNA moleküllerinin kalp yetmezliğini belirlemede etkili olabileceğini keşfetti. Araştırmacılar, dört mikroRNA’dan oluşan bir panel tanımladı ve bu panelin hem kalp yetmezliği olan hastaları sağlıklı bireylerden ayırabildiğini, hem de iki ana kalp yetmezliği türünü doğru biçimde sınıflandırabildiğini buldu. Bu çalışma, BMC Medicine ve ESC Heart Failure dergilerinde yayımlandı.
Araştırmanın en dikkat çekici yönlerinden biri, iki mikroRNA’nın özellikle kadınlarda daha belirgin rol oynadığının saptanması oldu. Bu bulgu, cinsiyet farklılıklarının hastalık tanısında dikkate alınması gerektiğini ve özellikle kadınlarda sık görülen HFpEF türünün teşhisinde devrim yaratabileceğini gösteriyor. Parvan, “Çoğu HFpEF hastası kadın ve bu tür, yaşlılarda en sık görülen kalp yetmezliği biçimi. Bu yüzden doğru teşhis, yaşam kalitesini ciddi biçimde artırabilir.” diyor.
Dünya genelinde yaklaşık 26 milyon kişi kalp yetmezliği tanısı almış durumda, ancak uzmanlar gerçek sayının 37 milyonu aşabileceğini, çünkü birçok vakanın teşhis edilmediğini düşünüyor. Daha doğru teşhis yöntemleri, hastaların tedaviye daha erken başlamasını sağlayarak hastaneye yatışları, yeniden başvuru oranlarını ve ölüm riskini azaltabilir. Parvan, kalp yetmezliğinin halen dünya genelinde hastaneye yatışların en yaygın nedeni olduğunu ve hastaların yarısından fazlasının altı ay içinde tekrar hastaneye döndüğünü belirtiyor.
Araştırma ekibi, şimdi bu RNA biyobelirteç panelini farklı hasta gruplarında klinik olarak test etmeyi planlıyor. Bu testlerin güvenilirliği kanıtlanırsa, kalp ve karaciğer nakli geçiren hastalarda da ek protein, genetik ve görüntüleme verileriyle desteklenmiş çok yönlü tanı sistemleri geliştirilebilir.
Sonuç olarak, RNA tabanlı bu yeni yaklaşım yalnızca kalp yetmezliği için değil, tüm tıp alanında daha kişiselleştirilmiş tanı yöntemlerinin önünü açıyor. Araştırmacılardan Dr. Gustavo J. J. da Silva, geliştirilen yöntemin yalnızca RNA biyobelirteçleriyle sınırlı kalmadığını, gelecekte diğer kalp hastalıkları ve hatta kalp dışı rahatsızlıkların teşhisinde de kullanılabileceğini belirtiyor. Bu gelişme, kadınlarda kalp yetmezliğinin daha erken, doğru ve etkili biçimde tespit edilmesi için umut verici bir adım olarak görülüyor.